Zeve’ye yola çıkarken içimizde bir heyecan vardı. Zeve daha yakın oluyor diye biletlerimizi Elazığ’a almıştık. Sabahın beşinde otogarda olunca matımızı tulumumuzu serip yattık uyuduk çimlerde, kimse de bizi kaldırmadı. Güneş yükselmeye başlarken biz de Pertek dolmuşuna yollandık. Yol sandığımızdan kısa sürdü.

Pertek’e vardığımızda çorba içecek bir yer ararken Han Sofrası’nı bulduk. Lezzetli çorbalarıyla, insanların masalarda bıraktığı kahvaltılıklarla karnımızı epey doyurduk. Orada başka bir köyün muhtarı Kudret Abi’yle tanıştık. Zeve olmadı sizin köye geliriz dedik ama Zeve olmaz olur mu?

Zeve aracını beklediğimiz yol ağzında bir yandan otostop çekmeye başladık. Zeve’nin dut köyü olacağı daha yolundan belliydi. Çeşme başında serinlerken, yere dökülmüş dutları fark ettik ve Yankı çeşmenin üzerinde bir kuru dut hazinesi keşfetti. Onları topladık, en az bir kiloyu poşetimize doldurduk. Sonra gelen dolmuşa bindik ve geldiğimiz yoldan geriye Zeve’ye doğru yola çıktık. Aslında Pertek’e kadar gitmemize hiç gerek yokmuş.

Zeve, Kürt Alevi köyü ,bir uçurumdan aşağıya doğru kurulmuş, üç tarafı sarp yamaçlarla ve görkemli dağlarla çevrili, önünde engin Keban suları uzanan keşfedilesi bir yerleşim yeri. Önünde baraj var ama ne yazık ki Zeve’nin suyu az. Alt mahalle suyu tarlalara kullanınca yukarı mahallenin suyu sabah 10’dan sonra kesiliyor, ta ki öbür sabaha kadar. Bu yüzden su tartışmaları oluyor köy meydanında bazen. Zeve kışın nüfusunun büyük bir kısmını dışarıya yollasa da, köylüler bırakamıyor Zeve’yi ve yazın yine nüfusu artıyor bu yerleşim yerinin. Köydeki okul kapalı, en son 2005’te gelmiş bir öğretmen ama o da gitmiş.Gelen öğretmenler durmuyormuş pek Zeve’de. Çalışmak için yurtdışına gitmiş çok insan var, özlemleri gidermek için yazları geliyorlar köye. Hayvancılık var köyde,kendine yetecek kadar sebze yetiştirenler de. Hangi eve gittiysek çok lezzetli yoğurtlar da yedik. Bol bol et yiyor insanlar bol bol ikram etmek de cabası tabi. Kimle karşılaşsak nasılsınız diye sorduktan sonra bir de durumunuz nasıl iyidir diye soruyorlar. Köyde Ziyaret diye bir yer var. Burası Sultan Hıdır Türbesi, önünde yaşlı bir dilek ağacı ve canlı turkuaz duvarlarıyla. Önündeki bahçe köyün merkezi. İnsanlar genelde burada otururmuş. Bir de aşağıda iki bakkal var, onların önüne de masa sandalye atılıyor. Köyün kahvesi yok ama bu masa sandalyeler onun yerini alıyor gibi.

En az beş altı kez dinlediğimiz Sultan Hıdır’ın efsanesini burada paylaşmasak olmaz.
Alaaddin Keykubat döneminde askerler buranın yakınından geçerlerken bir çadırdan ışık çıktığını görürler, oraya doğru giderler ve orada kendi halinde, fakir görünümlü Sultan Hıdır’la karşılaşırlar. Onu sarayına davet ettirir Keykubat, o da ben buradan ayrılmam siz bana misafir olun der. Biz çok kalabalığız sen bizi nasıl ağırlayacaksın derler Sultan Hıdır ısrar eder. Sultan Hıdır’ın bir kilimi vardır, askerler oturdukça oturur ama kilimde hep bir kişilik boş yer vardır. Bir tane güveci vardır, o küçük güveçten bütün askerler doyar yine de yemek bitmez. Tüm bu olanlardan sonra Keykubat anlar ki bu adam bir ermiştir. Gel seni sarayımda ağırlayayım orada yaşa der, Sultan Hıdır yerini terk etmek istemez. O zaman sana üç asker bırakıyorum der Resul, Delil ve Munzur adında üç asker bırakır. Köyün soyunun bu üç askerden geldiğine inanılmaktadır.
Sultan Hıdır öldüğü zaman köyün alt tarafında bir mezar yaparlar. Halk o mezara iyi bakmaz, sonra bir cuma günü sabahında mezarın tepede şimdiki yerini aldığını görürler.
Şimdiyse halk türbeye çok iyi bakıyor. Sabah altıda köyün yaşlıları türbenin bahçesini, civarını yıkıyorlar, süpürüyorlar.
Özellikle perşembe günleri ve haftasonları köyün dışından türbeyi ziyarete çok insan geliyor. Günde birkaç tane kurban kesiliyor, kimi zaman otuzu kırkı bulduğu günler olduğunu söylüyor köylüler. Gelen ziyaretçiler bir de lokma dağıtıyorlar ki bu bazen kendi yaptıkları kete çoğu zaman da kek, bisküvi gibi abur cubur oluyor. Köyün çocuklarına para verdikleri de oluyor ve çocuklar da gidip o paraları köy bakkalında abur cuburla değiş tokuş ediyorlar. Bu lokmalar çocukların sağlığı için pek hayırlı olmuyor anlayacağınız. Ziyarete gelenler bazen türbede uyuyorlar, hastaların şifa bulduğuna inanılıyor.
Zeve’ye geldiğimizde köyde yaşlı bir kadının cenazesi vardı.Tepeye doğru yürüdük. Yere dökülmüş mor dutlar dikkatimizi çektiyse de yolumuza devam ettik. Muhtarla telefonda konuşmuştuk, biz vardığımızda kendisi orada değildi. Ziyaret tepesinde bizi oturttular, herkes bizimle tek tek el sıkıştı nasıl olduğumuzu, durumumuzun nasıl olduğunu sordu. Bir sürü insan toplandı çevremize, ne için geldiğimizi anlattık. Onlar köyü anlattı. Şahin Abi vardı, o bizi başta gönüllü yangın söndürmeye gelenlerden olabileceğimizi düşünmüş.Çay yaptılar, bisküviler getirdiler. Yılmaz vardı on iki, on üç yaşlarında. Onu yolladılar köydeki çocuklara haber versin akşam 5’te tanışma olacak diye. Biraz sonra yemek hazır diye Ahmet bizi götürdü. Ahmet Almanya’da yaşıyormuş birkaç yıldır orada çalışıyor, otuzlarında. Hüseyinler’e götürdü bizi. Hüseyin’in annesi Kezban Abla çok lezzetli nohut yemeği yapmış, bol kepçeden yemeklerini paylaştılar bizle, çok lezzetli yoğurtlar yedirdiler.
Köydeki çalışma mekanımız da köyün merkezi Ziyaret’in önüydü. O yüzden de seyircisi boldu. İlk kez bu kadar göz önünde bir mekanda çalışma yaptık ve ilk kez köyden insanlar da çalışmaları izledi. Bunun çocuklar için olumsuz etkileri de oldu. Bazen çok rahat olamadılar, dalga geçen başka çocuklar, dikkat dağıtanlar oldu.
Tanışmada çember olduk, denizi seven, ağaçları seven, kedileri seven, dünyayı seven çocuklar vardı. Sonradan bu fikrinden vazgeçtiyse de ben hiçbir şeyi sevmiyorum diyen bir çocuğumuz da vardı. Tanışmada hacıyatmaz ardından nesne dönüştürmece oynadık.

Çalışma bitince bir yandan bize çay koydular, bir yandan eve yemeğe çağrıldık üstelik de cenaze eviydi çağıranlar. Gece olunca başka bir hale bürünüyor köy, Ziyaret’in etrafı. Rüzgar belki bu büyüyü yaratan. Sakin, zamanın çok yavaş aktığı, rüzgarın tatlı tatlı estiği bir yer oluyor.
Zeve’de sabah yürüyüşü yapsan her gören sohbet ediyor seninle, durumunu soruyor, kahvaltıya çağırıyor.
Zeve’de gün erken başlıyor. Kadınlar 4:45 te uyanıyorlar. Çok iş var diyor kadınlar. Hayvanlar sağılıyor, suya, otlamaya götürülüyor, yoğurtlar yapılıyor. Hayvanı olan köylüler nöbetleşe çobanlık yapıyor hayvanlara, bir gün biri otlatıyor tüm hayvanları toplayıp öbür gün başka biri. Hayvanlar da tembelmiş biri otlatmasa yatıveriyorlarmış nasılsa akşam yiyeceğim diye mi düşünüyor bilmem diyor Kezban Abla.


Köyde Verdo var. Sürekli “bir cigara ver” diyor gelen geçene. 20 yaşına kadar gayet sağlıklı, aklı başı yerindeymiş. Hayvan otlatırken dağda, askerler üstüne ateş edip korkutmuşlar onu o günden beri de böyleymiş. Çok erken uyanıp gün boyu köyde dolaşıyor, her yerden çıkabiliyor, kimseye bir zararı yok, pek iletişim de kurmuyor, kuramıyor.

Bir de İbo var, gözlerinin içine içine bakıyor. İki parmağını dudaklarına oradan alnına götürüyor. Ziyaret’e geldin demekmiş bu köylüler söylüyor. Bazen tepelerde bir yeri işaret ediyor bu hareketten sonra. Orada Arap Baba varmış. Çocuğu olmayanların ziyaret ettiği bir yer orası da tepede, bez bebekler, temsili bebekler asılmış bir sürü. Bazen de başka bir yeri gösteriyor köyde, orası da evi olmalı İbo’nun. İbo doğuştan böyleymiş, bir kardeşi varmış yatalak, geçen sene kaybetmişler. İbo’ya çok alışkın herkes, İbo ölmesin diyor Murat, çocukluğumuzdan beri burada, olmasa nasıl olur bilmem diyor. Gençken çok güçlüymüş İbo bir taş atarmış, taa uzaklara kadar. Yaşlandıkça gücü azalmış, elleri daha az tutar olmuş.

Ziyaret’te ziyaretçiler için bir küçük mutfak var kendilerine çay falan yapsınlar diye. Oradan sorumlu Garip Abi. Yer yer çocuk sesinden kafası şişip “yav gönderin şu çocukları” dese de bize çay demleyen, çayınızı yapın çekinmeyin diyen Garip Abi, kırmızı ayakkabıları ve İspanyol paça pantolonuyla.

Bu köyde öyle çok insan tanıdık ki hangi birini nasıl anlatmalı, 27 yaşında arkadaşımız oluveren tatlı Hatun. Annesiyle yaşıyor, yaşıtları pek kalmamış kimi evlenmiş gitmiş, kimi başka şehirde. Günün çoğunu evde ev işiyle geçiriyor. Zaten köyde genelde genç erkekleri görüyoruz etrafta, genç kız pek görmedik. Pek de genç kız yok diyor köylü ama.

Hüseyin var Kezban Abla’nın oğlu, Baran’ın abisi. Hüseyin bal yapıyor, gerçek bal. Yurtdışına satmanın planlarını yapıyor. Tarlaları da var buğday falan ekiyorlardı sanırım. Hüseyin neye ihtiyacımız olduğunu biz hiç söylemeden anlayıp hemen çözüverdi köydeki birçok insan gibi. Hüseyin bize “Sizin hayatınız çiçek, çiçek” dedi.

Alkan var sonra babası yıllarca yurtdışındaymış, orada çalışmış, ülkeler gezmiş, abisi de yurtdışında şimdi. Alkan da gitmek istiyor istiyor da nasıl gideceğini bilmiyor.

Murat var liseyi bitirmiş. Okulla pek aram yok diyor. Üniversiteye girmemiş bu yıl. Üniversite iyi diyorlar aslında diyor bir yandan.
Berivan var sonra Murat’ın kardeşi. Berivan lise ikide, evlerine gitmesek onu da dışarıda görmemiz mümkün olmayacakmış. Berivan çalışkanmış, okumaya devam etmek istiyor. Öğretmenleri yazar olmasını önermişler ona, güzel yazıyormuş ama o daha garanti bir meslek mi edinmeli diye düşünüyor.
Eşek üstünde arada bir görünen Ergün Abi var uzun sakalı ve koyunlarıyla. Üniversite okumuş Eskişehir Anadolu’da. Sanki köyde değil de ıssız bir yerde bir başına yaşıyormuş gibi görünüyor, yalnız yaşıyormuş.
Şahin Abi var, dolmuş şoförlüğü yapıyormuş, evinde bir sürü kitap.

Saray Abla var dünya tatlısı. Bizi görmüş de kim bunlar diye sormuş ben onlara kahvaltı hazırlayayım diye. Onun davetiyle evine gittik, ben çok seviyorum misafiri vallahi çok seviyorum diyor.
Kardeşleri okumuş o okumamış, istemiş ama, kardeşlerimden her şeyi öğrendim diyor. Okumayı, yazmayı öğretmişler. Kardeşlerinden Hüseyin onun canı, herkese öyle diyor orası başka, ama Hüseyin’in yeri de başka. O çok kitap okurmuş, evdeki kitaplar da onunmuş. Bir sürü makreme resimler işlemeler var evde hepsini Saray Abla yapmış. 90 yaşındaki babasıyla yaşıyor Saray Abla, babası doksan yaşında ama her gün keçileri otlatmaya o götürüyor. Çocuklarının fotoğraflarını gösterirken amcaya soruyoruz kaç çocuğun var diye ne bileyim ben beş altı var diye cevaplıyor. Saray Abla’nın yoğurdu, kaymağı, her şeyi çok lezzetli. Bu köyde masadaki çoğu şey kendi ürünleri, ya topraktan, ya hayvandan ya ağaçtan. Köy gibi köy Zeve.

Saray Abla çalışıyor durmadan e yalnız kolay mı? Sabah 5’te gidiyor inekleri sağıyor sütünü kaynatıyor, etrafı temizliyor, bazen ayran yayıyor, çökelek yapıyor. Kedileri önce kovup sonra onlara çökelek veriyor. Eve dönüp kahvaltı hazırlıyor babası keçileri otlatmaktan gelince ona kahvaltı veriyor, evi temizliyor her gün. Öyle derin temizlik değil işte görüneni alıyor. Sonra keçileri sağmaya gidiyor, bazen bahçeyi sulamaya, bahçeyle uğraşmaya gidiyor. Hint Dizileri’ni takip ediyor. Hindistan’ı Hintler’i pek seviyor. Bağkur’dan emekli olunca Hint’e gitmek istiyor. Yemek yapıyor. Kardeşleri onu arıyor da arıyor onlarla konuşuyor, böyle geçiyor günleri.

Murat Abi’yle Sultan Abla var. Rojin’le Hasan’ın anne babası. Sultan Abla’nın ağzı çok laf yapıyor, neşeli neşeli laf atıp duruyor bize. Murat Abi’yse askerlik anılarından Sultan Hıdır’a bir sürü şey anlatıyor, bir ihtiyacımız var mı diye kolluyor. Bir de Murat Abi’nin annesi Sultan Teyze var. Türkçe’yi çok konuşmuyor ama bizi ne zaman çocuklarla çalışırken görse kollarını kaldırıp bize katılıyor. Beni de alın diye bize takılıyor, yanaklarımızdan öpüyor, bu köyde insanların gözleri ne güzel bakıyor.


Erdoğan Abi var, ne zaman dalga geçiyor ne zaman ciddi anlayamıyoruz. Arada gelip bize cep telefonundan videolar gösteriyor, dün gece gittiği düğünden halay videoları mesela, ya da bir bakmışsın video çekiyor. Mesleği tantunicilikmiş dediler ama.
Uygar var İzmir’de güvenlik görevlisi. Tatile gelmiş buraya, burada büyümüş tabii. İzmir’de en çok Kordon’u seviyor. Kordon Bar diyorlarmış oraya, çok rahat ortamı çok güzel diyor. Eline birasını, gitarını alan gidip oturuyor diyor.

Mahir yedi yaşında, okula erken başladığı için şimdi üçe geçiyor, dünyayı seviyor ama bazen çok sinirleniyor. Sinirlerine hakim olamayıp bazen etrafı birbirine katabiliyor ama bu da hep çevresindeki büyükler yüzünden kimi gençler çocuğu sinirlendirmek için üzerine üzerine gidiyor, oysa konuşunca Mahir her şeyi anlıyor, güzel iletişim kuruyor. Sinirlerine hakim olmak için birlikte nefes çalışması yapmışlığımız bile var Mahirle.Mahir’in dediği gibi “bedava yara bandı olabiliir” Bedava yara bandı vermedi diye bakkal teyzenin domateslerini falan dökmüş de yere, sinirlerine hakim olamayıp.

Rojin bu sene okula başlayacak, denizi seviyor, Keban Barajı’na mı deniz diyor? Akıllı uslu görünen Rojin samimiyet arttıkça haşarılığını ortaya seriyor.
Eda’yla Seda ikizler, on on bir yaşlarındalar. Herkesi yönlendirmek, birşeylerin nasıl yapılacağını söylemek onlardan başkasına pek düşmüyor. Küçük çocukları bile taşıyıp sen burda dur sen burda dur diyorlar. Bir de Edacığımız huysuz şirinimiz, ama bu böyle olmasaa, bu böyle olsaa yaaa…
Zerrin ile Zerda bedenlerini çok iyi kullanıyorlar, el üstünde durmayı en iyi yapan bu iki kardeş olmuş olmalı tüm köylerde. Son gün süsleme yaparken öğrendik ki resimde de çok yeteneklilermiş. Yeteneklisiniz devam edin deyince biz ağaca çıkıyoruz, tavuk kovalıyoruz, tarlada çalışıyoruz deyip güldüler.

Cem 4 yaşında pek tatlı, katılınca çalışmalara bir harika, dikkati dağılınca fena. Elinde sürekli sodayla geziyor. Ama çoğu zaman içinde soda yerine su oluyor. Bir keresinde bakkaldan soda almıştı yürürken takıldı düştü soda döküldü tabii. Bozuntuya vermeden kalktı, kalan sodayı da boşaltıp gidip içine çeşmeden su doldurup onu içe içe yürümeye devam etti. Ses çalışmalarında harika sesler çıkarıyor.

Bahar da on yaşlarında, tek çocuk. Bir kardeşi olmasını istiyor.

Yılmaz avukat, milletvekili olup Türkiye’yi güzel bir yer yapmak istiyor.

1.gün
Zeve’de birinci gün ritimle başladık, verilen ritmi, verilen sesi tekrar etmece, ritim ekleye ekleye müzik oluşturmaca yaptık. Çember olduk birbirimize ses fırlattık. Derken yürümeye başladık ve anlamsız seslerle konuşmaya başladık, bilmediğimiz bir dille birbirimize birşeyler anlatırken çok eğlendik. Çember olduk, ortaya geçen, herkese anlamsız birşeyler anlattı, o kişi sürekli değişti, ara verdik, bazıları hala anlamsız seslerle konuştu birbiriyle. Biz de bize sorulan sorulara öyle cevap verdik. Isınmayı anlamsız seslerle yaptık. Çok eğlenceli oldu.

Ateş bebek oynadık. Bu oyunda dolaşan objeler var ateş ya da bebek. Önce birden başlıyor, sonra duruma göre ikiye üçe çıkabiliyor. Üç saniyeden fazla kalırsa birinin elinde ateş yakıyor, bebek ölüyor. Bu oyunda da genelde tüm çocuklar çok eğleniyor, grup hissi beslenerek büyüyor.

Sonra bir deyince zıpla, iki deyince çömel üç deyince sarıl diyerek ısındık.
Karışık yürürken balın içinde yürüyoruz, suyun içinde yürüyoruz su yükseliyor, çöldeyiz yanıyoruz, buzdayız kayıyoruz, ayaklarımıza çiviler batıyor, şimdi şu karşıdaki dilek ağacıyız gibi doğaçlama çalışmaları yaptık.

Sonra ikili eş olup heykel yaptık, çok katı, orta ve akışkan hamurlar olduk.

Hareket setini çalışıp bugünü bitirdik. Gelen geçenler teyzeler, amcalar izledi. Çocuklar çok kere su içmeye ara ara bakkala birşeyler almaya gitti.
2.gün

Yine aynı ritim oyunlarını oynayıp ritim çalıştık sonra çember olup ısındık. Uzuvlarımız çekti bir tarafa yönlendik. Sonra gruplara ayrıldık herkes bir uzuv çekip o uzuvla bir hareket buldu. O hareketleri birbirlerine öğretip bir set oluşturduk. Oluşturduğumuz setleri birbirimize sunduk. Hadi tüm hareketleri birleştirsek ya dedik bir ara verdik, hareketleri harmanlayıp seti oluşturduk. Hep birlikte öğrendik. Bugünümüz de böyle bitti ve gidip ekşi karadut yedik.

3.gün

İlk gün biraz olmadı sanki diye düşündüğümüz ritim bugün çok iyiydi, çocuklar çok geliştiler. Ritime hareket de ekleyip son haline getirdik.

Makine çalışması yaptık ve blender bir harika oldu, takması çıkarması, içine malzeme koyması bile vardı.

Hareket setlerimizi tekrar ettik. Ayna oynadık.


Rüya canlandırdık. Bol bol köpek kovalamalı rüyalar çıktı.
Gösteri günü

Çocuklara akşamdan verdiğimiz kartonlar gündüz süslere dönüşmüş olarak geldi, onları asıp etrafı süsledik, bir de balonlar aldık.

Gösterimizde ritim, çember olup sırayla herkesin hareketlerini tekrar ederek ayna olmaca, hareket setleri ve makineleri sunduk.
Aynayı ilk kez çemberde hep birlikte denedik ve baya güzel oldu, süresi çalışırken çok uzuyordu ama gösteride uzamadı ve sıra çok güzel aktı. Setleri yaparken bir grup diğer gruptan geride kaldı, bir süre hareketsiz kalıp harika bir zamanlamayla bir yerinden tekrar yakalayıp devam ettiler, izlerken vay be ne güzel ayarladılar kendi başlarına kotardılar dedik.
Makineler ise blender, çamaşır makinesi ve kuyu oldu, seyircilere sorduk bilmeye çalıştılar.

Gösterilerden sonra çocukların isteği üzerine halay çektik,oyun oynadık, önce çocuklar başlattı sonra büyükleri de zorla kaldırdılar, şenlikli bir bitiriş oldu, karpuzlarımızı da yedik. Yalnız tam hayvanlara bakma saatine koymuşuz etkinliği seyircimiz o yüzden biraz az oldu.

Bu köydeki çocuklar bizi iyice öğretmen belleyip öyle çağırdılar, halkın tavrı da o yöndeydi, o çocuklar için orada olmamız onlar için değerliydi ve bunu gösteriyorlardı. Çok çok güzel ağırlandık bu köyde ayrılırken vedalaşmak için ev ev gezdik en azından iki üç saat sürdü vedalaşıp da köyden ayrılmamız. Ayrıldıktan sonra anladık ne yaptığımızı niye kalmadık ki bir gün daha diye…