1,5 sene sonra yeniden Kaleköy

DSC07642

Yolumuz yeniden düşüverdi Kekova’ya. Zeytin ağaçlarının kayalarla bir olduğu köye.

DSC07335.JPG

Yukarıdaki zeytinli kaya mezarlı alan yasak diye aşağıya çadır kurdurdular bize, top sahası olarak kullanılan çocukların top oynadıklarını söyledikleri bizim denk gelmediğimiz alan diye bilinen yere. Çalışkanlık yaptık da gider gitmez kurduk çadırları sonra doğru denize, Hamidiye Koyu’na gidelim derken, onu geçtiniz Burç Koyu’na gidin dedi bir çoban, biz Burç’a geldik sanarken öğrendik ki Gökkaya’ymış geldiğimiz büyüleyici koy. Heyecanlıydım çocuklar var mı kimleri göreceğim büyümüşler mi diye. Ertesi güne bıraktık bu heyecanı.

Köyde her yer aşı dut, yeni dünya dallar dopdolu meyve. Keçiboynuzu da çok olacak bu sene. Ertesi gün Hamidiye’ye giderken de güzel bir dut ağacı bulduk ondan yerken bir çocuk elinde bileklik tahtasıyla geldi. Aaa Fatma! 🙂 Hemen çıkarıp fotoğraflarını verdik. Büyümüş Fatma, gözler yine aynı gözler. Saçları kahküllenmiş, sınıfı büyümüş. Eşlik etti bize Hamidiye Koyu’na kadar. Dut sevmiyormuş, en sevdiği meyve çilek. Çilek yetişmiyor Kekova’da. Büyümüş halinin fotoğrafı yok Fatma’nın. Babaannesi bakla ayıklıyordu, bize de verdi bir avuç alın yiyin diye, sonra yedik ilk çiğ baklalarımızı.

DSC07338.JPG

DSC01619

Yavaş yavaş karşılaşmaya başladık tanıdık köylülerle. Fatma’yı bulduk, bir an geçmesi gerekti anımsaması için. Sonra aa şimdi hatırladım dedi. Demek unutuluveriyor anımsatıcı vermek iyi olurdu o zaman hayal ettiğimiz gibi ajandalar, takvimler ya da defterler. Bir değişik oluyor çocuklarla iletişimler böyle konuşarak olunca, yavan kalıyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum, garip hissediyorum. Oysa oyunda, dansta başka oluyor, başka bir kanal açılıyor da oradan akıyoruz gibi birbirimize. Bir kere yapılıp geçmesi değil de düzenli yapılması, yerleştiğin olduğun yerin etrafındaki çocuklarla yapılması güzel belki bu etkinliklerin diye düşündüm. Belki başka bir model bulmalı ya da düzenli ve uzun vadeli bir şeye evirmeli bu etkinlikleri gelecekte.

Fatma bizi İngiliz’e götürüyor, Mehmet’e sarı saçlarından İngiliz diyorlar ama bu iki sene koyulaştırmış mı saçlarını ne? Fotoğraf çektirmiyor İngiliz. Oradan Tuğçe’ye gidiyoruz evde yoklar. Sonra vedalaştık mı geri gelecek mi tam anlamadan evine süzülüyor Fatma. Durkadın Ablalar’a Deniz Restorant’a uğruyoruz evde bulamıyoruz onları. Şerife ve Pınar’ın evleri.

Bu köy yamaca kurulu dip dibe evler, sokaklar bahçeler iç içe, tüm köy merdiven. O merdivenlerde de kadınlar el işlerini, topladıklarını satıyorlar. Tanıdık geliyorum bir kadına, o da bana, konuşuyoruz sonradan. Onun kızı da gelmiş burada etkinlik yaptığımızda.

Sonra bir zaman çadırın yanından Ramazan’ın annesi geçiyor Arif ve Arda’nın annesiyle onlar tanıyor beni, selamlaşıyoruz, Ramazan yokmuş ama. Demre’deymiş okulda. Sonra pazar günü ben okulda oturup denizle güneşi izlerken duyuyorum Ramazan’ın sesini birşeyler anlatıyor yine. Annesi yazıyor yine hikayeler diyor, oturuyoruz sonra Ramazan’la. Gözlük takmaya başlamış, tüm dersleri 94,98,99muş ama öğretmen neden 100 vermiyor bilmiyormuş.

 

Sinefin geliyor Hasibe’yi gördüm galiba diye, Sinefin projede yoktu önceden, çocukların fotoğraflarını görmüştü. Sonra düşüyoruz Hasibe’nin peşine neredeymiş diye. Derken onu bulmuşken ziyaret etmek istediğimiz Hatice Öğretmeni de buluyoruz. Geçen sefer bahçesinde ziyaret etmiştik onu. Bahçenin her bir köşesinde ayrı emeği var. Şişe mantarlarından, meşe palamutlarından yaptığı bir sürü şey. Her şey o kadar özenli ki bu bahçede. Göstermek istediğim yerlerden biri de bu bahçeydi Abdülwahab ve Sinefin’e.

DSC07959.JPG

DSC07971.JPG

Hasibe koşarken adıyla seslenince şaşırıyor ama sorgulamıyor da, sonradan tanıdın mı diye sorunca kafasını sallıyor hayır diye. Resim seviyor musun diyorum seviyormuş hem de bir tane resim satmış bile turistlere, batık şehrin resmiymiş.

DSC07480.JPG

 

Yeniden yapsak gelir misiniz diyorum çoğu evet diyor kimisi büyümüş de çok oralı olmuyor. Uzak bir gelecekteki tekrar yapmayı hayal ettiğimi fark ediyorum oysa şu an işte buradayım çocuklar da burada neden bir şey yapmayalım diye birden aklıma geliyor söyleyiveriyorum Fatmalar’a gidip saat 4 diye. Sonra Hatice Öğretmen’e uğramak, birkaç fotoğraf vermek, birilerini çağırmak derken çok da duyuramıyoruz. Kimse gelmese de alandayız, kendimiz birşeyler yapıyoruz Sinefin ve Abdülwahab’la. Sonra Tuğçe’yle Cansu geliveriyorlar ellerinde evlerine bıraktığımız fotoğraflar. Tuğçe toplayıveriyor çocukları bir saat sonra Ömür, Cansu, Ceren, Şerife, Pınar, Hasibe ve sonra İngiliz de geliyor. Herkes başka bir şey istiyor yaş farkı çok ne yaptıracağımı şaşırıyorum.Top oynamak isteyenler, saklambaç haydi Duygu Abla’nın etrafında dönelim, ona çiçek atalım diye etrafımda dönüyorlar.

DSC07807.JPG

Karışık yürüyüp göz göze geliyoruz, iki kişi bulup arasından geçiyoruz, 3 saniyeden fazla gözsüz kalamıyoruz sürekli göz arıyoruz, koca koca açılıyor gözler. Ne yaptırıyorduk ne oynuyorduk biz ya soruları geçiyor aklımdan.

DSC07827.JPG

DSC07822.JPGDSC07834.JPG

Aklımda çalışmalar var ama oraya gelene kadar önce bir grubun dikkatini toplamak gerekiyor. Topu başka bir nesneye çevirip o nesneyi tahmin etmece oynuyoruz. Sahneye çıkıyorlar teker teker. Sonra iki gruba ayrılıyoruz büyükler ve küçükler. Biraz çalışıyoruz eklemleri ısıtıp yürümek hızlanmak derken aileler çağırmaya başlıyor teker teker saat sekizi bulmuş, yarın tekrar buluşalım diye sözleşiyoruz.

DSC07932.JPG

Hatice Öğretmeni’nin bahçesine yardıma gidiyoruz, ayağı sakatlanınca otları yolamıyor, biz de vuruyoruz otlara kendimizi. Ot yolmanın dinlendirici olabileceğini fark ediyorum kendine iyi gelen pozlarda yapınca.

DSC07787

Ertesi gün için akşamdan çok güzel planlar yapıyoruz önce eski blogları okuyoruz neler yaptırıyorduk, neler yaptırabiliriz diye. Ertesi gün aklıma Soundpainting geliyor. Bir orkestra şefi gibi herkesi işaret diliyle yönettiğin bir oyun ki bu oyunla performanslar yapılıyor. Çocukların da seveceğini düşünüyorum.

Saat geliyor yine kimse yok biz yine kendimiz bir şey yapalım derken gelmeye başlıyorlar, Hasibe ve İngiliz. Bİraz şınav, mekik çekiyoruz İngiliz’le, güreş yapıyoruz deviriyor beni yere.

DSC07986.JPG

Sonra Abdülwahab Hasibe’yle taşta dengede durmaca oynuyor.

DSC07998.JPG

Haydi daire oluyoruz. Yok yok önce hayvan yürüyüşleri yapalım, ördek, kurbağa, yengeç, maymun, ayı. Sonra sese geçiyoruz önce ağzımızda top var gibi m sesi çıkarıyoruz, sonra ağzımızda tatlı bir şeker var gibi ince sesler sonra hayvan sesleri. Sonra oyuna başlıyoruz, İngiliz uzaklaşıyor. Birkaç işareti öğretiyorum. Biraz yönettikten sonra şefliği Hasibe’ye bırakıyorum. Çok eğleniyor, ellerine tüm bedeni katılıyor, zıplıyor, arkasını dönüyor, hareket ediyor, susturuyor oh be diyor.

DSC08009.JPGDSC08023.JPGDSC08006.JPG

Biraz da saklambaç oynayıp evine uğurluyoruz Hasibe’yi.

Akşam ateş yakmışken Pınar’la annesi ve babası geliveriyorlar yanımıza. Ne zaman görüşsek yarın sabah da gidiyormuşsunuz derken e o zaman hadi şimdi gelin diyorlar onlara gidiyoruz. O zaman beş yaşında olan Pınar şimdi olmuş kocaman, konuşuyor da konuşuyor. Ödev yapıyormuş da biz gelince sallamış onları. Geç oluyor ya uyuyuveriyor anasının kucağına. DSC08153.JPG

DSC08089.JPG

Bu köyde çocuklar okula tekneyle gidiyor, çöpçülerin tekneyle geldiği gibi. Biz de onlarla geçeceğiz karşıya o yüzden sabah yine aynı eve düşüyor yolumuz Pınar’ın arkasına düşüp tekneye gidelim diye.

DSC08153.JPG

Sonra ses boyama oyunuyla şenlendiriyoruz tekneyi 🙂

DSC08184.JPG

DSC08182.JPG

DSC08160DSC08159DSC08169

IMG_0773.JPG

Çocuklarla oynamak hep güzel, onları yeniden görmek, büyüyor olduklarını görmek, onları izlemek güzel, bakalım diğer köylere ne zaman düşecek yollar? Fotoğrafın yanında kitap götürmek güzel olurmuş. Bu da orada aklıma geldi. Bir dahaki sefere bir dahaki köye daha hazırlıklı gitmeli. Yazacak şey çok da belki de Sinefin yazar gerisini. Gelincikten bu kadar.

DSC08129.JPG

DSC07870.JPG

 

 

 

 

Macahel’in Çocukları

Zeve’den ayrılıp da başka bir yere gitmek hepimize zor geldi, emin olamıyorum ama, birkaç damla gözyaşı dökülmüş bile olabilir. Yine de Macahel’e gideceğimiz için sevinçliydim, öyle ya, yaşlı ve sık ormanlarla kaplı dağların içinde, şelalelerin yöresinde bir köye gitmek insanın içini açıyor.

DSC_0999

DSC_0983

Görece uzun bir yol kat ettikten sonra bir akşamüstü Artvin merkeze vardık, o sırada şoförümüz Deniz de karavan beyler de epey yorulmuş olmalılar ki Artvin’in muazzam yokuşlarını kaldıramadılar. Arabayı bir yana bırakıp bildiğimiz eski yöntemlerle, şimdilerde epeyce yukarda kalan, şehir merkezine gittik ki bir tas çorba içelim. Ne var ki bu sırada, yolda ateşlenen Yankı gittikçe küçüldü küçüldü ve bir kor haline geldi. Duyguyla tuttuk bu koru doktora götürdük, dedik sirkeli suyun gücü yetmedi varın bir de siz bakın. Onlar da ne yapsınlar, büyüğünden bir iğneyle ateşine su serptiler dostumuzun ve kısa sürede tekrar zıp zıp zıplamaya başladı Yankı.

Artvin Çoruh Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan dostumuz Ali Haydar’ın misafiri olduk o gece -ve daha sonra birçok geceler.. Ertesi gün arabayı Artvin’de bırakıp köye doğru yola koyulduk. Bu sırada Denizler birken iki oldu, ve artık Denizleri ayırmak çok zorlaştı çünkü her ikisi de Şavşatlı Denizlerdi..

İşte o denizler!

Velhasıl, bir şekilde hepimiz o günün sonunda Macahel merkez köyünde (Camili) buluşmayı başardık. Daha önce Macahel’e geldiğimde tanıştığım tatlı Avni Abi’nin çayını içerken köylüyle ufaktan tanış olduk. Lakin köyde çalışacak yer bulmak ve hatta oynayacak çocuk bulmak konusunda pek iyimser bir havayla karşılaşmadık, bir festival telaşıdır başlamış. Ne zamandır hazırlandıkları Saf Kafkas Arı ve Bal Festivali – ya da Sap Kapkas Arı ve Bal Pestivali- gelmiş çatmış meğer. Kimsenin yeni bir etkinliğe ilgisi yok gibiydi.

Hoş, biz köyde çocuk yoktur, çocuğu bulsanız da gelmezler diyen köylüye alışmıştık artık; ama köylünün yardımı ve isteği olmadan da böyle bir proje yapmak mümkün değildi. Doğrusu Zeve gibi sıcacık bir köyden sonra Macahel’e vardığımızda karşılaştığımız isteksizlik biraz motivasyonumuzu düşürdü. Güneş batarken ardından tepelerin nehrin kıyısına kamp yapmaya gittik. Sağ olsunlar, bize en yakın ev akşam bizi çaya davet etti, yakalım diye odun verdi, sohbet ettik hep birlikte.

Ertesi gün köyün en büyük binasına, yani ortaokula gittik, duyduk ki müdürü de içerdeymiş, fırsattan istifade, meramımızı anlattık. Gel gör ki müdür de ihale açmaktan, okul hazırlığından dem vurdu, OHAL dedi, Milli Eğitim’e dilekçe dedi, olmaz olmaz bu iş olamaz diyerek bizi yolcu etti.

Camili idari olarak ilginç bir yapılanmaya sahip. Camili -ya da Macahel- denen yer 6 köylük bir alana tekabül ediyor. Bu köyler idari olarak bir şekilde birlikte hareket ediyor gibi o ama her biri kendi muhtarıyla, hocasıyla, bakkalıyla ayrı ayrı köyler. Merkezinde bir sınır kapısı var Gürcistan’a açılan; ancak bu kapı kapalı. Yalnızca acil durumlarda, kaymakamlık izniyle, yollar kapandıysa, hasta varsa geçiş yapılabiliyormuş. Köylü diyor ki burası eskiden 18 köylük bir alanmış, Anadolu tarafındaki ve Gürcü tarafındaki rejim değişiklikleri esnasında halk oylaması yapılmış da 12 tanesi Gürcü tarafını 6 tanesi bu tarafı seçmiş, böylece komşular ve hatta bazı aileler kopmak zorunda kalmış. Yine de dil korunmuş, ailelerin çoğu kendi aralarında Gürcüce konuşmayı yeğliyor. İşte bu büyük okul, bu 6 köyden gelen bütün çocukların okulu. Hepsi servisle gelip burdaki yurtta birlikte kalıyorlar.

Köydeki ikinci günümüzde sıkıntılara çözüm bulamayınca biz de vakit kaybetmeden yakındaki Düzenli Köyü’ne gittik.

DSC03666

İlk olarak köyün imamı Şenol Abiyle tanıştık, pırıl pırıl bir ailesi var Şenol Abi’nin. Ceylin, Ali ve en bebek kardeşleri Ahsen bizi ilgiyle ve sevgiyle karşıladılar, anneleri Meryem de leziz bir sofra kurdu oturup soluklanalım diye.

DSC04009

Sofra faslının ardından -bu yolculukta içtiğim en güzel çayla taçlandırılmasıyla- yağmur ince ince yağarken Ceylin bizi köydeki çocuklarla tanışmaya götürdü. Tek tek evlerini gezip onları oyuna çağırdık. Pek çoğundan olumlu tepki aldık.

DSC03642

DSC03640

Bazı aileler erkek çocuklarına izin verirken kız çocuklarına vermeyince içim sıkıldı, ne yapsak ne etsek Şenol Abi mi konuşsa diye tasalanırken ikinci gün ne görelim, köyün çocukları hep birlikte gelince ilk gün izin verilmeyen o çocuklar da gönderilmiş.

DSC03914

Köyün muhtarı yaylaydı, festivaldi koşturduğundan onunla bir türlü yüz yüze tanışamadık, bizi azalardan Hayrettin Abi’ye yönlendirdi. Bu köyde sevimli küçük bir okul binası vardı, okul bahçesine okul kapısı diyor köylü, orda yapın dediler. Yağmur yağdından, muhtar da köyde olmadığından tanışma günü Hayrettin Abi bize Bal Evi’ni açtı. Macahel’de Kafkas Arısı’nın yaptığı kestane ve ıhlamur balı pek mühim. Özellikle Biyosfer Rezerv Alanı ilan edildikten sonra üretimine ve korunmasına epey dikkat eder olmuşlar. Biyosfer Rezerv Alanı demek, o alanın biyosferine dahil olan her şeyin korunması demekmiş, yani Macahel dili ve insanıyla da koruma altında.

DSC03663

İşte Bal Evi de köylünün ürünlerini satması için kurulmuş taştan bir bina. Orda uzunca bir tanışma çalışması yaptık, sevdiğimiz şeyleri ve isimlerimizi söyledikten sonra ısınmak için bolca hoplayıp zıpladık, Buket uzun uzun esnetti bizi. Diğer tanışma günlerinin aksine bu çalışmayı atölye günlerinden biriymiş gibi uzun yaptık pek de verimli geçti. Hatta saat geç oldu diye aileler telefon etmeye başlamasa belki biraz daha devam ederdik.

 

Tanışma günü çalışmaları:

-Dikkat oyunları- Çemberde alkış ve sayı döndürme

-Karışık yürürken herkes kendince bir selam bulup birbirini selamlar

-Heykel çalışması- farklı sertliklerdeki heykellere şekil vermeye çalışan heykeltıraşlar

-Teknik-set çalışması

-Soğuma ve elveda

DSC03710

İlk Gün

İlk gün, tanışma gününde yaşadığımız yer sıkıntısını yaşamayacağımızı düşünüyorduk çünkü muhtarla konuştuğumuzda bize okulu açacağını söylemişti. Maalesef ertesi gün fikrini değiştirmiş okulu yeni badana ettirdiğini ve çocuklara vermeyeceğini söyleyince ne yapacağımızı bilemedik. Çocuklar ve yağmur aynı anda gelecek gibi görünmesine rağmen çalışmamız bitinceye kadar, sağolsun, yağmadı.

DSC03922

Çalışmaya ritmle başladık. Isınma oyunlarının ardından, uzuvların kendi hareket şekillerini ve gövdeyle birlikte nasıl hareketlendiklerini keşfetmemizi sağlayan uzuv çekme oyununu oynadık. Küçük gruplara ayrılıp herkesin kendi hareketini bulduğu setler çıkardık ve sanki sahnedeymişçesine birbirimize sunduk. Birbirimizi izlemek çok keyifliydi, herkesin aynı malzemeden farklı farklı oyunlar çıkarması her zaman ilham verici olmuştur.

DSC03932

Daha sonra tek büyük bir çember olup ortak bir set oluşturduk, herkes bir hareket ekledi ve hepimiz seti ezberledik.

Bir önceki gün çalıştığımız seti de tekrar ettikten sonra bir sonraki gün için sözleşip ayrıldık.

İkinci Gün

İkinci gün okulu yine açtıramadık, çalışma saati geldiğinde yağmur bastırmıştı ve çocuklar ellerinde yiyecekleriyle gelmişlerdi bile. Onları lojman olarak yapılmış ama kullanılmayan binaya aldık ve ritm çalışmamızı orda yaptık, dardı, havasızdı ama birlikteydik ve eğlenmiştik. Büyük bir sofra kurduk öğlen, çocuklar çay içecekleri için çok sevindiler ancak bilemezlerdi ki biz siyah değil yeşil çay demlemiştik. Az önce kapışılan bardaklar birden sahipsiz kaldı, hepsini biz içtik. Öğleden sonra tekrar bal evine gittik ve doğaçlama ağırlıklı bir gün geçirdik. Isınmayı takiben makine, nesne dönüştürmece ve büyülü orman yaptık (büyülü orman bir kez daha rağbet gördü!), setlerimizi tekrar edip soğumanın ardından ikinci günü bitirdik.

DSC03714

3. Gün

Üçüncü günkü çalışma meşhur Kafkas Arı ve Bal Festivaliyle çakışıyordu, çocuklar herkesin orda olacağını söyleyince madem orda çalışma yapalım dedik. Zaten biz de merak ediyorduk yaşlılar korosunu, Macahel halk oyunları ekibini ve çeşit çeşit yiyecekleri. Festival günü hava yine sisli ve bulutluydu, sandığımız gibi çeşit çeşit yiyecekler yoktu ama bal ve pekmez satıcıları vardı. İlginçtir, bir de festival girişinde satır ve bıçak satan bir abi vardı. Sahne hazırlanıp da program başlamadan çocukları toplayıp çalışmaya başladık ama kalabalıktan gürültüden çalışmayı sürdürmek zor oldu. Setlerimizi tekrar edip bir de üstüne ayna çalışması yaptık ve ayrıldık çocuklarımızdan, yine de verimsiz olduğunu söyleyemem.

Festivale gelince, organizasyonun onca hummalı çalışmaya rağmen pek iyi olmadığını düşündük, bir kez daha, festivale katılıp eğlenecek olan halk düşünülerek değil, protokole mevkisi icabı gelecek insanlara göre bir program çıkarılmıştı. Yine de, Gürcistan’dan gelen halk oyunları ekibini ve Macahel’in kendi ekibini izlemek inanılmaz keyifliydi. Biz bilmezdik ama, Deniz ve diğer bütün Artvinliler bilirmiş, bir Bayar Şahin varmış. Artvin müziğinin gelişmesi ve yayılmasında önemli yeri varmış, onun kızları da şimdi Samida ( Gürcüce:Üç Kız Kardeş) diye bir grup kurmuş. Onları ve çeşitli sanatçıları dinlerken büyük horon çemberleri kuruldu, protokol de gitmişti zaten, halk gönlünce dans etti. Biz de çemberin içinde, dışında oynaşıp durduk. Horona Giriş I tamamlandı.

Son Gün

Performans günümüz geldi çattı. Bu aynı zamanda Kırsalın Çocukları Projesi’nin de son günü demek. Son gün yine erkenden buluşup uzunca bir çalışma yaptık, uçtan uca zıplama ve seviye çalışmaları, ateş-bebek ve gösterimize yönelik çalışmalardı bunlar. Gün boyu, çocuklarla son buluşmamız olduğu zaman zaman içimi yokladı ve sızım sızım sızladı. Bu projeyle ilgili, daha iyi olabilecek birçok şey vardı ama yine de çocuklarla bir araya gelmenin, hareketi birlikte deneyimlemenin iyileştirici ve keyifli halini özleyeceğim.

Gösteri saati olarak duyurduğumuz saatte pek kimse yoktu, yağmurun da etkisiyle belki de yapmayacağımızı düşündüler. Ama biz hazır ve heyecanlı onları beklemekteydik.

DSC03672 (1)

Etrafa haber saldık, gördüklerimize söyledik de sonunda bizi izleyecek birilerini bulabildik. Her şey çok keyifli devam etti, çocukların içinde hissettiği bir gösteri oldu.

DSC03926

DSC03916

Sonunda okul kapısında gösterimizi bitirdiğimizde, çocuklarla acele etmeden, uzun uzun vedalaştık. Bundan sonra hayatlarına nasıl yön vereceklerini, başlarından hangi maceralar geçeceğini merak ediyorum. Onlardan haber almayı, belki mektup arkadaşı olmayı ve gözlerindeki ışığı tekrar görebilmeyi çok isterim. Bir kere kesişti yollarımız.. Öylece ayrılmak olmaz ki.

DSC04016

Köyden ayrılırken…

İlk günkü çalışmanın ardından Beritle çevre köyleri gezmek istedik, akşamüstüne doğru yola çıktık. Efeler Köyü’ne mi gitsek diye konuşurken yolda Maral’a giden bir arabayla rastlaşınca oraya gitmiş olduk. E Maral’a kadar gitmişken şelaleye gitmemek olmaz diye haldur huldur çamurlu yollara girmişken ben, Berit, saat dedi, geç oluyor. Çamur dedi, halim yok. Uyduk lafına, geri döndük. döndük dönmesine ya eve kadar gidemedik az ötede pansiyon işleten Selçukla tanıştık. Burdan bu saatte kimse geçmez, siz de sokakta kalmışsınız, gelin sizi misafir edelim dedi. Öylece giriverdik pansiyon ahalisinin hayatına. Oraya yeni gelen bir aileyle, pansiyon kedileriyle ve Selçukla çay eşliğinde sohbet ettik. Pencereleri vadiye açılan o gece için, lezzetli yemekler için, Selçuk’a gönülden teşekkürler.

“Peygamber gibi yetiştin valla”

Şenol Abi’den de birkaç cümleyle bahsetmek isterim. Kuran kursu açmış o da ülkenin diğer köylerindeki hocalar gibi. Çocuklar hep beraber gelip gidiyorlarmış ve Şenol Hoca onlara hep geldiklerinde oyunlar oynatıyormuş. Çocuklara bir şey öğretmek istiyorsanız önce gelmelerini sağlamanız kendinizi sevdirmeniz gerekir diyor. Çocuklar oynadıkları oyunlardan heyecanla bahsettiler, bir tanesi hoca kursu kapatınca hiç iyi olmadı ne güzel gidiyorduk bile dedi. Kızı Ceylin ile beraber hikayeler yazıyorlarmış, hikaye defterleri var evde. Dedim ya pırıl pırıl bir ailesi var Şenol Abi’nin.

null

Zeve’nin Çocukları

bZeve’ye yola çıkarken içimizde bir heyecan vardı. Zeve daha yakın oluyor diye biletlerimizi Elazığ’a almıştık. Sabahın beşinde otogarda olunca matımızı tulumumuzu serip yattık uyuduk çimlerde, kimse de bizi kaldırmadı. Güneş yükselmeye başlarken biz de Pertek dolmuşuna yollandık. Yol sandığımızdan kısa sürdü.

q,

Pertek’e vardığımızda çorba içecek bir yer ararken Han Sofrası’nı bulduk. Lezzetli çorbalarıyla, insanların masalarda bıraktığı kahvaltılıklarla karnımızı epey doyurduk. Orada başka bir köyün muhtarı Kudret Abi’yle tanıştık. Zeve olmadı sizin köye geliriz dedik ama Zeve olmaz olur mu?

c

Zeve aracını beklediğimiz yol ağzında bir yandan otostop çekmeye başladık. Zeve’nin dut köyü olacağı daha yolundan belliydi. Çeşme başında serinlerken, yere dökülmüş dutları fark ettik ve Yankı çeşmenin üzerinde bir kuru dut hazinesi keşfetti. Onları topladık, en az bir kiloyu poşetimize doldurduk. Sonra gelen dolmuşa bindik ve geldiğimiz yoldan geriye Zeve’ye doğru yola çıktık. Aslında Pertek’e kadar gitmemize hiç gerek yokmuş.

d

Zeve, Kürt Alevi köyü ,bir uçurumdan aşağıya doğru kurulmuş, üç tarafı sarp yamaçlarla ve görkemli dağlarla çevrili, önünde engin Keban suları uzanan keşfedilesi bir yerleşim yeri. Önünde baraj var ama ne yazık ki Zeve’nin suyu az. Alt mahalle suyu tarlalara kullanınca yukarı mahallenin suyu sabah 10’dan sonra kesiliyor, ta ki öbür sabaha kadar. Bu yüzden su tartışmaları oluyor köy meydanında bazen. Zeve kışın nüfusunun büyük bir kısmını dışarıya yollasa da, köylüler bırakamıyor Zeve’yi ve yazın yine nüfusu artıyor bu yerleşim yerinin. Köydeki okul kapalı, en son 2005’te gelmiş bir öğretmen ama o da gitmiş.Gelen öğretmenler durmuyormuş pek Zeve’de. Çalışmak için  yurtdışına gitmiş çok insan var, özlemleri gidermek için yazları geliyorlar köye. Hayvancılık var köyde,kendine yetecek kadar sebze yetiştirenler de. Hangi eve gittiysek çok lezzetli yoğurtlar da yedik. Bol bol et yiyor insanlar bol bol ikram etmek de cabası tabi. Kimle karşılaşsak nasılsınız diye sorduktan sonra bir de durumunuz nasıl iyidir diye soruyorlar. Köyde Ziyaret diye bir yer var. Burası Sultan Hıdır Türbesi, önünde yaşlı bir dilek ağacı ve canlı turkuaz duvarlarıyla. Önündeki bahçe köyün merkezi. İnsanlar genelde burada otururmuş. Bir de aşağıda iki bakkal var, onların önüne de masa sandalye atılıyor. Köyün kahvesi yok ama bu masa sandalyeler onun yerini alıyor gibi.

ff

En az beş altı kez dinlediğimiz Sultan Hıdır’ın efsanesini burada paylaşmasak olmaz.

7Alaaddin Keykubat döneminde askerler buranın yakınından geçerlerken bir çadırdan ışık çıktığını görürler, oraya doğru giderler ve orada kendi halinde, fakir görünümlü Sultan Hıdır’la karşılaşırlar. Onu sarayına davet ettirir Keykubat, o da ben buradan ayrılmam siz bana misafir olun der. Biz çok kalabalığız sen bizi nasıl ağırlayacaksın derler Sultan Hıdır ısrar eder. Sultan Hıdır’ın bir kilimi vardır, askerler oturdukça oturur ama kilimde hep bir kişilik boş yer vardır. Bir tane güveci vardır, o küçük güveçten bütün askerler doyar yine de yemek bitmez. Tüm bu olanlardan sonra Keykubat anlar ki bu adam bir ermiştir. Gel seni sarayımda ağırlayayım orada yaşa der, Sultan Hıdır yerini terk etmek istemez. O zaman sana üç asker bırakıyorum der Resul, Delil ve Munzur adında üç asker bırakır. Köyün soyunun bu üç askerden geldiğine inanılmaktadır.

Sultan Hıdır öldüğü zaman köyün alt tarafında bir mezar yaparlar. Halk o mezara iyi bakmaz, sonra bir cuma günü sabahında mezarın tepede şimdiki yerini aldığını görürler.

Şimdiyse halk türbeye çok iyi bakıyor. Sabah altıda köyün yaşlıları türbenin bahçesini, civarını yıkıyorlar, süpürüyorlar.

Özellikle perşembe günleri ve haftasonları köyün dışından türbeyi ziyarete çok insan geliyor. Günde birkaç tane kurban kesiliyor, kimi zaman otuzu kırkı bulduğu günler olduğunu söylüyor köylüler. Gelen ziyaretçiler bir de lokma dağıtıyorlar ki bu bazen kendi yaptıkları kete çoğu zaman da kek, bisküvi gibi abur cubur oluyor. Köyün çocuklarına para verdikleri de oluyor ve çocuklar da gidip o paraları köy bakkalında abur cuburla değiş tokuş ediyorlar. Bu lokmalar çocukların sağlığı için pek hayırlı olmuyor anlayacağınız. Ziyarete gelenler bazen türbede uyuyorlar, hastaların şifa bulduğuna inanılıyor.

Zeve’ye geldiğimizde köyde yaşlı bir kadının cenazesi vardı.Tepeye doğru yürüdük. Yere dökülmüş mor dutlar dikkatimizi çektiyse de yolumuza devam ettik. Muhtarla telefonda konuşmuştuk, biz vardığımızda kendisi orada değildi. Ziyaret tepesinde bizi oturttular, herkes bizimle tek tek el sıkıştı nasıl olduğumuzu, durumumuzun nasıl olduğunu sordu. Bir sürü insan toplandı çevremize, ne için geldiğimizi anlattık. Onlar köyü anlattı. Şahin Abi vardı, o bizi başta gönüllü yangın söndürmeye gelenlerden olabileceğimizi düşünmüş.Çay yaptılar, bisküviler getirdiler. Yılmaz vardı on iki, on üç yaşlarında. Onu yolladılar köydeki çocuklara haber versin akşam 5’te tanışma olacak diye. Biraz sonra yemek hazır diye Ahmet bizi götürdü. Ahmet Almanya’da yaşıyormuş birkaç yıldır orada çalışıyor, otuzlarında. Hüseyinler’e götürdü bizi. Hüseyin’in annesi Kezban Abla çok lezzetli nohut yemeği yapmış, bol kepçeden yemeklerini paylaştılar bizle, çok lezzetli yoğurtlar yedirdiler.

Köydeki çalışma mekanımız da köyün merkezi Ziyaret’in önüydü. O yüzden de seyircisi boldu. İlk kez bu kadar göz önünde bir mekanda çalışma yaptık ve ilk kez köyden insanlar da çalışmaları izledi. Bunun çocuklar için olumsuz etkileri de oldu. Bazen çok rahat olamadılar, dalga geçen başka çocuklar, dikkat dağıtanlar oldu.

Tanışmada çember olduk, denizi seven, ağaçları seven, kedileri seven, dünyayı seven çocuklar vardı. Sonradan bu fikrinden vazgeçtiyse de ben hiçbir şeyi sevmiyorum diyen bir çocuğumuz da vardı. Tanışmada hacıyatmaz ardından nesne dönüştürmece oynadık.

o

Çalışma bitince bir yandan bize çay koydular, bir yandan eve yemeğe çağrıldık üstelik de cenaze eviydi çağıranlar. Gece olunca başka bir hale bürünüyor köy, Ziyaret’in etrafı. Rüzgar belki bu büyüyü yaratan. Sakin, zamanın çok yavaş aktığı, rüzgarın tatlı tatlı estiği bir yer oluyor.p

Zeve’de sabah yürüyüşü yapsan her gören sohbet ediyor seninle, durumunu soruyor, kahvaltıya çağırıyor.

Zeve’de gün erken başlıyor. Kadınlar 4:45 te uyanıyorlar. Çok iş var diyor kadınlar. Hayvanlar sağılıyor, suya, otlamaya götürülüyor, yoğurtlar yapılıyor. Hayvanı olan köylüler nöbetleşe çobanlık yapıyor hayvanlara, bir gün biri otlatıyor tüm hayvanları toplayıp öbür gün başka biri. Hayvanlar da tembelmiş biri otlatmasa yatıveriyorlarmış nasılsa akşam yiyeceğim diye mi düşünüyor bilmem diyor Kezban Abla.

y

r

Köyde Verdo var. Sürekli “bir cigara ver” diyor gelen geçene. 20 yaşına kadar gayet sağlıklı, aklı başı yerindeymiş. Hayvan otlatırken dağda, askerler üstüne ateş edip korkutmuşlar onu o günden beri de böyleymiş. Çok erken uyanıp gün boyu köyde dolaşıyor, her yerden çıkabiliyor, kimseye bir zararı yok, pek iletişim de kurmuyor, kuramıyor.

ğ

Bir de İbo var, gözlerinin içine içine bakıyor. İki parmağını dudaklarına oradan alnına götürüyor. Ziyaret’e geldin demekmiş bu köylüler söylüyor. Bazen tepelerde bir yeri işaret ediyor bu hareketten sonra. Orada Arap Baba varmış. Çocuğu olmayanların ziyaret ettiği bir yer orası da tepede, bez bebekler, temsili bebekler asılmış bir sürü. Bazen de başka bir yeri gösteriyor köyde, orası da evi olmalı İbo’nun. İbo doğuştan böyleymiş, bir kardeşi varmış yatalak, geçen sene kaybetmişler. İbo’ya çok alışkın herkes, İbo ölmesin diyor Murat, çocukluğumuzdan beri burada, olmasa nasıl olur bilmem diyor. Gençken çok güçlüymüş İbo bir taş atarmış, taa uzaklara kadar. Yaşlandıkça gücü azalmış, elleri daha az tutar olmuş.

ü

Ziyaret’te ziyaretçiler için bir küçük mutfak var kendilerine çay falan yapsınlar diye. Oradan sorumlu Garip Abi. Yer yer çocuk sesinden kafası şişip “yav gönderin şu çocukları” dese de bize çay demleyen, çayınızı yapın çekinmeyin diyen Garip Abi, kırmızı ayakkabıları ve İspanyol paça pantolonuyla.

ö4

Bu köyde öyle çok insan tanıdık ki hangi birini nasıl anlatmalı, 27 yaşında arkadaşımız oluveren tatlı Hatun. Annesiyle yaşıyor, yaşıtları pek kalmamış kimi evlenmiş gitmiş, kimi başka şehirde. Günün çoğunu evde ev işiyle geçiriyor. Zaten köyde genelde genç erkekleri görüyoruz etrafta, genç kız pek görmedik. Pek de genç kız yok diyor köylü ama.

t

Hüseyin var Kezban Abla’nın oğlu, Baran’ın abisi. Hüseyin bal yapıyor, gerçek bal. Yurtdışına satmanın planlarını yapıyor. Tarlaları da var buğday falan ekiyorlardı sanırım. Hüseyin neye ihtiyacımız olduğunu biz hiç söylemeden anlayıp hemen çözüverdi köydeki birçok insan gibi. Hüseyin bize “Sizin hayatınız çiçek, çiçek” dedi.

n

Alkan var sonra babası yıllarca yurtdışındaymış, orada çalışmış, ülkeler gezmiş, abisi de yurtdışında şimdi. Alkan da gitmek istiyor istiyor da nasıl gideceğini bilmiyor.

i

Murat var liseyi bitirmiş. Okulla pek aram yok diyor. Üniversiteye girmemiş bu yıl. Üniversite iyi diyorlar aslında diyor bir yandan.

Berivan var sonra Murat’ın kardeşi. Berivan lise ikide, evlerine gitmesek onu da dışarıda görmemiz mümkün olmayacakmış. Berivan çalışkanmış, okumaya devam etmek istiyor. Öğretmenleri yazar olmasını önermişler ona, güzel yazıyormuş ama o daha garanti bir meslek mi edinmeli diye düşünüyor.

Eşek üstünde arada bir görünen Ergün Abi var uzun sakalı ve koyunlarıyla. Üniversite okumuş Eskişehir Anadolu’da. Sanki köyde değil de ıssız bir yerde bir başına yaşıyormuş gibi görünüyor, yalnız yaşıyormuş.

Şahin Abi var, dolmuş şoförlüğü yapıyormuş, evinde bir sürü kitap.

j

Saray Abla var dünya tatlısı. Bizi görmüş de kim bunlar diye sormuş ben onlara kahvaltı hazırlayayım diye. Onun davetiyle evine gittik, ben çok seviyorum misafiri vallahi çok seviyorum diyor.k

Kardeşleri okumuş o okumamış, istemiş ama, kardeşlerimden her şeyi öğrendim diyor. Okumayı, yazmayı öğretmişler. Kardeşlerinden Hüseyin onun canı, herkese öyle diyor orası başka, ama Hüseyin’in yeri de başka. O çok kitap okurmuş, evdeki kitaplar da onunmuş. Bir sürü makreme resimler işlemeler var evde hepsini Saray Abla yapmış. 90 yaşındaki babasıyla yaşıyor Saray Abla, babası doksan yaşında ama her gün keçileri otlatmaya o götürüyor. Çocuklarının fotoğraflarını gösterirken amcaya soruyoruz kaç çocuğun var diye ne bileyim ben beş altı var diye cevaplıyor. Saray Abla’nın yoğurdu, kaymağı, her şeyi çok lezzetli. Bu köyde masadaki çoğu şey kendi ürünleri, ya topraktan, ya hayvandan ya ağaçtan. Köy gibi köy Zeve.

g

Saray Abla çalışıyor durmadan e yalnız kolay mı? Sabah 5’te gidiyor inekleri sağıyor sütünü kaynatıyor, etrafı temizliyor, bazen ayran yayıyor, çökelek yapıyor. Kedileri önce kovup sonra onlara çökelek veriyor. Eve dönüp kahvaltı hazırlıyor babası keçileri otlatmaktan gelince ona kahvaltı veriyor, evi temizliyor her gün. Öyle derin temizlik değil işte görüneni alıyor. Sonra keçileri sağmaya gidiyor, bazen bahçeyi sulamaya, bahçeyle uğraşmaya gidiyor. Hint Dizileri’ni takip ediyor. Hindistan’ı Hintler’i pek seviyor. Bağkur’dan emekli olunca Hint’e gitmek istiyor. Yemek yapıyor. Kardeşleri onu arıyor da arıyor onlarla konuşuyor, böyle geçiyor günleri.

l

Murat Abi’yle Sultan Abla var. Rojin’le Hasan’ın anne babası. Sultan Abla’nın ağzı çok laf yapıyor, neşeli neşeli laf atıp duruyor bize. Murat Abi’yse askerlik anılarından Sultan Hıdır’a bir sürü şey anlatıyor, bir ihtiyacımız var mı diye kolluyor. Bir de Murat Abi’nin annesi Sultan Teyze var. Türkçe’yi çok konuşmuyor ama bizi ne zaman çocuklarla çalışırken görse kollarını kaldırıp bize katılıyor. Beni de alın diye bize takılıyor, yanaklarımızdan öpüyor, bu köyde insanların gözleri ne güzel bakıyor.

x

v

Erdoğan Abi var, ne zaman dalga geçiyor ne zaman ciddi anlayamıyoruz. Arada gelip bize cep telefonundan videolar gösteriyor, dün gece gittiği düğünden halay videoları mesela, ya da bir bakmışsın video çekiyor. Mesleği tantunicilikmiş dediler ama.

Uygar var İzmir’de güvenlik görevlisi. Tatile gelmiş buraya, burada büyümüş tabii. İzmir’de en çok Kordon’u seviyor. Kordon Bar diyorlarmış oraya, çok rahat ortamı çok güzel diyor. Eline birasını, gitarını alan gidip oturuyor diyor.

DSC03091.JPG

Mahir yedi yaşında, okula erken başladığı için şimdi üçe geçiyor, dünyayı seviyor ama bazen çok sinirleniyor. Sinirlerine hakim olamayıp bazen etrafı birbirine katabiliyor ama bu da hep çevresindeki büyükler yüzünden kimi gençler çocuğu sinirlendirmek için üzerine üzerine gidiyor, oysa konuşunca Mahir her şeyi anlıyor, güzel iletişim kuruyor. Sinirlerine hakim olmak için birlikte nefes çalışması yapmışlığımız bile var Mahirle.Mahir’in dediği gibi “bedava yara bandı olabiliir” Bedava yara bandı vermedi diye bakkal teyzenin domateslerini falan dökmüş de yere, sinirlerine hakim olamayıp.

DSC03427.JPG

Rojin bu sene okula başlayacak, denizi seviyor, Keban Barajı’na mı deniz diyor? Akıllı uslu görünen Rojin samimiyet arttıkça haşarılığını ortaya seriyor.

Eda’yla Seda ikizler, on on bir yaşlarındalar. Herkesi yönlendirmek, birşeylerin nasıl yapılacağını söylemek onlardan başkasına pek düşmüyor. Küçük çocukları bile taşıyıp sen burda dur sen burda dur diyorlar. Bir de Edacığımız huysuz şirinimiz, ama bu böyle olmasaa, bu böyle olsaa yaaa…

Zerrin ile Zerda bedenlerini çok iyi kullanıyorlar, el üstünde durmayı en iyi yapan bu iki kardeş olmuş olmalı tüm köylerde. Son gün süsleme yaparken öğrendik ki resimde de çok yeteneklilermiş. Yeteneklisiniz devam edin deyince biz ağaca çıkıyoruz, tavuk kovalıyoruz, tarlada çalışıyoruz deyip güldüler.

DSC03423.JPG

Cem 4 yaşında pek tatlı, katılınca çalışmalara bir harika, dikkati dağılınca fena. Elinde sürekli sodayla geziyor. Ama çoğu zaman içinde soda yerine su oluyor. Bir keresinde bakkaldan soda almıştı yürürken takıldı düştü soda döküldü tabii. Bozuntuya vermeden kalktı, kalan sodayı da boşaltıp gidip içine çeşmeden su doldurup onu içe içe yürümeye devam etti. Ses çalışmalarında harika sesler çıkarıyor.

DSC03430.JPG

Bahar da on yaşlarında, tek çocuk. Bir kardeşi olmasını istiyor.

DSC03436.JPG

Yılmaz avukat, milletvekili olup Türkiye’yi güzel bir yer yapmak istiyor.

DSC03010

1.gün

Zeve’de birinci gün ritimle başladık, verilen ritmi, verilen sesi tekrar etmece, ritim ekleye ekleye müzik oluşturmaca yaptık. Çember olduk birbirimize ses fırlattık. Derken yürümeye başladık ve anlamsız seslerle konuşmaya başladık, bilmediğimiz bir dille birbirimize birşeyler anlatırken çok eğlendik. Çember olduk, ortaya geçen, herkese anlamsız birşeyler anlattı, o kişi sürekli değişti, ara verdik, bazıları hala anlamsız seslerle konuştu birbiriyle. Biz de bize sorulan sorulara öyle cevap verdik. Isınmayı anlamsız seslerle yaptık. Çok eğlenceli oldu.

DSC03017

Ateş bebek oynadık. Bu oyunda dolaşan objeler var ateş ya da bebek. Önce birden başlıyor, sonra duruma göre ikiye üçe çıkabiliyor. Üç saniyeden fazla kalırsa birinin elinde ateş yakıyor, bebek ölüyor. Bu oyunda da genelde tüm çocuklar çok eğleniyor, grup hissi beslenerek büyüyor.

DSC03027.JPG

Sonra bir deyince zıpla, iki deyince çömel üç deyince sarıl diyerek ısındık.

Karışık yürürken balın içinde yürüyoruz, suyun içinde yürüyoruz su yükseliyor, çöldeyiz yanıyoruz, buzdayız kayıyoruz, ayaklarımıza çiviler batıyor, şimdi şu karşıdaki dilek ağacıyız gibi doğaçlama çalışmaları yaptık.

DSC03037.JPG

Sonra ikili eş olup heykel yaptık, çok katı, orta ve akışkan hamurlar olduk.

DSC03051.JPG

Hareket setini çalışıp bugünü bitirdik. Gelen geçenler teyzeler, amcalar izledi. Çocuklar çok kere su içmeye ara ara bakkala birşeyler almaya gitti.

2.gün

DSC03145.JPG

Yine aynı ritim oyunlarını oynayıp ritim çalıştık sonra çember olup ısındık. Uzuvlarımız çekti bir tarafa yönlendik. Sonra gruplara ayrıldık herkes bir uzuv çekip o uzuvla bir hareket buldu. O hareketleri birbirlerine öğretip bir set oluşturduk. Oluşturduğumuz setleri birbirimize sunduk. Hadi tüm hareketleri birleştirsek ya dedik bir ara verdik, hareketleri harmanlayıp seti oluşturduk. Hep birlikte öğrendik. Bugünümüz de böyle bitti ve gidip ekşi karadut yedik.

DSC03093.JPG

3.gün

DSC03212

İlk gün biraz olmadı sanki diye düşündüğümüz ritim bugün çok iyiydi, çocuklar çok geliştiler. Ritime hareket de ekleyip son haline getirdik.

DSC03238.JPG

Makine çalışması yaptık ve blender bir harika oldu, takması çıkarması, içine malzeme koyması bile vardı.

DSC03276.JPG

Hareket setlerimizi tekrar ettik. Ayna oynadık.

DSC03261.JPGDSC03255.JPG

Rüya canlandırdık. Bol bol köpek kovalamalı rüyalar çıktı.

Gösteri günü

DSC03312.JPG

Çocuklara akşamdan verdiğimiz kartonlar gündüz süslere dönüşmüş olarak geldi, onları asıp etrafı süsledik, bir de balonlar aldık.

DSC03339.JPG

Gösterimizde ritim, çember olup sırayla herkesin hareketlerini tekrar ederek ayna olmaca, hareket setleri ve makineleri sunduk.

Aynayı ilk kez çemberde hep birlikte denedik ve baya güzel oldu, süresi çalışırken çok uzuyordu ama gösteride uzamadı ve sıra çok güzel aktı. Setleri yaparken bir grup diğer gruptan geride kaldı, bir süre hareketsiz kalıp harika bir zamanlamayla bir yerinden tekrar yakalayıp devam ettiler, izlerken vay be ne güzel ayarladılar kendi başlarına kotardılar dedik.

DSC03325.JPGMakineler ise blender, çamaşır makinesi ve kuyu oldu, seyircilere sorduk bilmeye çalıştılar.

DSC03365.JPG

Gösterilerden sonra çocukların isteği üzerine halay çektik,oyun oynadık, önce çocuklar başlattı sonra büyükleri de zorla kaldırdılar, şenlikli bir bitiriş oldu, karpuzlarımızı da yedik. Yalnız tam hayvanlara bakma saatine koymuşuz etkinliği seyircimiz o yüzden biraz az oldu.

DSC03374.JPG

Bu köydeki çocuklar bizi iyice öğretmen belleyip öyle çağırdılar, halkın tavrı da o yöndeydi, o çocuklar için orada olmamız onlar için değerliydi ve bunu gösteriyorlardı. Çok çok güzel ağırlandık bu köyde ayrılırken vedalaşmak için ev ev gezdik en azından iki üç saat sürdü vedalaşıp da köyden ayrılmamız. Ayrıldıktan sonra anladık ne yaptığımızı niye kalmadık ki bir gün daha diye…