12 – 16 Temmuz – Babakale Çanakkale

Babakale’de köylülerin çok büyük bir kısmı balıkçılıkla bir kısmı da turizmle geçiniyor. Köyün dışındaki zeytinlikler de geçim kaynağı. Tarım hayvancılık pek yok. Çünkü Babakale yokuşa kurulmuş bir köy ve tarım arazileri yok. Evler iç içe, sokaklar dar. Son zamanlarda köyün içinde tavuk yetiştirilmesi de yasaklanmış her yer pislik oluyor diye. Bu köyde yaşayan eski dostumuz Çoban Ali de dama götürmüş tavuklarını.


Ali’nin aile mesleği çobanlık, nesillerdir keçi çobanlığı yapıyorlarmış. Küçükten oturtmuşlar keçileri sağmaya. Ama şimdilerde keçilerini satıp balıkçılık yapmayı düşünüyormuş o da. Çobanlığın gecesi gündüzü yok sürekli keçi peşindesin diyor. Keçi sütü ve peyniri verdi bize. Ondan önce köy yoğurdu aradık köyde ama köylünün çoğu hazır yoğurt tüketiyormuş. Bir kafede biraz yoğurt bulduk, onunla da keçi sütlerini mayalayıp yoğurdumuzu yaptık.

Köyde dört bakkal var, köylünün ekmek yaptığı ortak fırınlardan yok. İki kahvesi var biri hemen köye girer girmez, asmaların altında. Burası yaz kahvesiymiş estiği için. Diğeri daha içeride kalıyor, gelen geçene laf atan bir amcanın işlettiği. Küçük dükkanlar vardı ara sokaklarda, içeride balık ağlarıyla uğraşan adamların olduğu.
Bir de köyün girişinde prefabrik yapılar vardı, Çanakkale depreminde eski toprak evler zarar görmüş, yıkılıp yeniden yapılacaklarmış. Arda da bu prefabrik evlerin birinde yaşıyor anneannesiyle. Davul çalmış ramazan boyunca. Ondan erken kalkıyormuş hep, “Alışkanlığım var erken kalkıyorum sabahları.” diyor. Kalkınca şöyle bir köyü kolaçan ediyor, limana iniyor, kafasına göre takılıyor Arda. Pemra Arda’yla oturduktan sonra bir sürü şey öğrendim denizle ilgili diye gelmişti yanımıza. Buradaki çocukların neredeyse hepsi deniz kuşu. İlk günden, ertesi gün hep birlikte denize gidelim diye sözleşilmişti bile.

Köye geldiğimizde muhtarı bulduk önce, muhtar ve azaların gençliği bizi şaşırttı. Hepsi bize yardımcı olmaya ve köy için bir şeyler yapmaya çok isteklilerdi, yaz kahvesinde oturduk, aza Salih’le tanıştık, bilgi aldık, verdik. Çocukların çoğu sabah 10’dan 1’e kadar Kur’an kursuna gidiyorlarmış. Saati akşam üzeri diye belirledik öyle olunca. Köylülerin eğlencelerini yaptığı, oturup vakit geçirdiği bir yer varmış kalenin dibinde eski karakol dedikleri. Orayı doğaçlama dans mekanımız, okulun parkeli salonunu teknik ders mekanımız kalenin girişindeki serin alanı da ritim çalışması alanımız olarak belirledik. İnceden bir müzik çalarsanız herkesi oraya toplarsınız dedi Salih. Bir de anons yaptırdık, çocukları toplamak için. Tanışmayı 9’da yaparız demiştik ama anonsta saat belirtilmeyince hemen geliverdi çocuklar. Biz de başlayıverdik çemberimizi yaparak.

Herkes ismini ve sevdiği bir şeyi söylüyordu çemberde oyun gereği, denizi, yüzmeyi, ağaçları sevenler… Güzel oluyor duymak çocukların sevdiği şeyleri. Anahtar kelimeler gibi, köyü, çocukları tanımaya yardım ediyor.
Hacıyatmazla devam ettik sonra, güven çalışması yaptık, ağırlığımızı bırakmayı denedik birbirimize. Hoşuna gitti kimisinin, hep ortada olmak istedi, kimisi ortaya geçmek istemedi. Öyle oynadık birlikte. Sonra biraz ne yapacağımız hakkında bir fikirleri olsun diye küçük bir oyun gösterdik onlara. Elimizdeki görünmez nesneyi birbirimizden alıp başka nesnelere dönüştürme oyunu. Nesneleri tahmin ederek katıldı çocuklar bize. Birkaçı da sahneye çıkıp bizimle birlikte denedi nesneleri dönüştrmeyi. En son hep birlikte çember olup birbirimize ses yollayıp, sesimizle birlikte tüm nefesimizi ortaya verip ertesi gün buluşmak üzere ayrıldık. Ayrılırken de dedik ki biz bu 4 yaşından başlayıp 15 yaşına varan çocukları ikiye ayıralım, bu iş böyle olmayacak.


Ertesi gün saat 2’de ritim çalışmasında hep birlikteydik. Deniz’in sesini, ellerini takip ettik, aynı ritimleri yapmaya çalıştık. Sonra herkes bir ritim verdi ve o ritmi hep birlikte tekrar ettik.

Dans atölyeleri için ikiye ayrıldık, doğaçlama ve teknik çalışma ekipleri olarak. Büyükler (11-15 yaşları) teknik alırken küçükler (4-10 yaşları) doğaçlamadaydı, sonra yer değiştirdiler. Hem büyüklere hem küçüklere aynı doğaçlama çalışmalarını yaptırdık. İkili eşleşip birbirinin vücuduna şekil verme, gözü kapalı birbirini gezdirme gibi çalışmalar yaptık. Küçüklerin dikkatleri çabuk dağılıyordu, hızlı hızlı bir doğaçlamadan öbürüne geçtik. Teknik derste büyük gruba çağdaş danstan bazı temel hareketler gösterdik. Bunu niye yapıyoruz deyip anlam veremediler. Tek tek yapmaktan çekindiler hareketleri, arkadaşlarının onları izliyor olmasından biraz rahatsız oldular. Doğaçlamadan sonra teknik atölyeye giren küçüklerin dikkati çok dağınık, okulun salonu çok sıcaktı. Biraz hareket gösterip sonra müziği açıp hadi hep birlikte dans ediyoruza bağladık.
İkinci gün teknik derste küçüklere hayvan yürüyüşleri gösterdik. Çocuklar hareketleri öğrendikten sonra işin içine biraz da hikaye katınca çalışmanın daha çok içine girdiler. Köprü denedik. Hepsi deneyip yapmaya çalıştı, hoşlarına gitti. Çocukların neredeyse hepsi ellerini parmakları yukarı bakacak şekilde koyup bizim yaptığımız gibi (parmak uçları ayaklara doğru) koyunca rahat edemiyorlardı. Bu ilginç bir noktaydı. Büyüklere ise hazırladığımız bir seti gösterdik. Erkek çocukların çekinebileceğini yapmak istemeyeceğini düşünüyorduk önceden, hatta bu yüzden dans demesek mi diye bile düşünmüştük. Oysa aksine erkekler de katılıp denediler. Set öğrenmek tek tek hareket öğrenmekten daha çok hoşlarına gitti. Çoğu ertesi günkü çalışmaya evde çalışıp gelmişlerdi.

Akşam bir toplantı aldık, genel yaşayış düzenimiz, beklentilerimiz, çocuklarla olan ilişkimizle ilgili. Bazı çocuklar sıkılıyor, katılmayabiliyorlardı bazen. Berit, çalışmaların saatlerinin, içeriğinin belirlenmiş olmasının katı bir form olduğunu, ders gibi algılandığını, şu anki her şeyin saatinin, formunun belirli olduğu yaşama düzeninin dışına çıkamadığını dile getirdi. Daha farklı bir form önerdi. Bir köye gitsek, orada bir alanımız olsa biz orada günlük hayatımızı yaşarken, gezerken çocuklarla tanışsak, onlarla ilişkilendikçe birşeyler göstersek, konuşsak muhabbet etsek, onlardan da öğrensek diye. Ama böyle olunca daha az çocukla ilişkileneceğimizi dile getirdi Buket. Bu alternatif formu denemek de istedik bir köyde.

Üçüncü gün buluşma saatinden önce eski karakol alanında bir sürü çocuk vardı. Bazılarımız bazı çocuklarla sohbet ederken bazılarıyla suluboya yaptık. Erbane elinde gezenler, ukuleleyi deneyenler, mızıkayı soranlar. Karnaval alanı gibiydi. Dün konuştuğumuz o hale yaklaşmıştık sanki.
Bazı çocuklarla birlikte masal oluşturduk. Prenses ve şovalye olsun içinde dedi bir kız çocuğu. Prenses ne demek diye sorunca uzun etekli çok güzel kız dedi. O zaman bizim hikayemizde uzun etekli ve güzel bir kız olsun dedik. Şovalye de güçlü olur, prensesi kurtarırmış. Prensesler şovalye olamaz mı, şovalye ne demek diye konuşunca en sonunda adı pamuk olan köyün bilge ve güçlü bir kadının hikayesini oluşturduk. Hatta çocuklardan biri hikayeyi yazmamızı istedi ki annesi uyumadan önce ona okuyabilsin.
Hikayeden sonra hadi dans mı etsek diye büyüklere öğrettiğimiz seti gösterdik ki önceki gün küçüklere fazla olacağı önyargısıyla onlara başka şeyler göstermiştik. Ama gördük ki hem çok istekliler hem de kolayca öğrenip doğru bir şekilde yapabiliyorlar hareketleri. Çalışma saatinden önce kendiliğinden çalışmaya başlamış olduk böylece. O gün grup grup çalışıp performansa hazırlandık. Saatini tutmadığımız, uzun, eğlenceli bir çalışma oldu. Herkes kendine bir grup alıp onlarla çalıştı. Küçük gruplarla olunca hem çocuklar çok dağılmadı, ya da dağılacak gibi olduklarında ihtiyaçlarını gözetip ara verdik, hem ilgilerine göre şeyler yaptılar. Yankı Capoera gösterdi, öyle olunca erkek çocuklar daha çok oraya gitmiş oldu. Kız çocukları Duygu’yla dans setini öğreniyorlardı zaten. Bu ayrım çok hoşumuza gitmese de böyle oluverdi. Çalışmalarda da ben kızın/oğlanın elini tutmam diyenler, birbirleriyle oynamayanlar, eş olmak istemeyenler olmuştu. Ama son günlerde bu değişti, çocukların bu kadar hızlı değişiyor olmaları bizi şaşırttı ve sevindirdi. Büyük grup kendisi gelmiş seti tekrar etmek istemişti, Pemra ve Tansu onlarla çalışırken Buket en küçük grubu aldı. Deniz birkaç çocukla erbane çalışırken Berit videolarımızı çekti. Ertesi gün gösteride neler yapacağımızı konuştuk, çocukların sevdiği oyunları sorduk o oyunları dahil edelim diye. Çocuklar sahneyi süslemeyi önerdi. Süs getirelim diyerek ayrıldık.

Son gün gösteriden önce buluşup çalıştık, yeni gelen çocuklar oldu, çocuklar birbirine hareketleri gösterdi, yeni gelenleri de kattık. Çocuklar kartonlar, balonlar getirmişlerdi. Onlarla sahneyi süsledik, resimleri astık.



Tamer’i sunucu yaptık ve seyircilerin gelmesiyle gösterimiz başladı.İlk gösteri bitti, seyirci bir daha isteyince gösteriyi yeniden yapmakla kalmayıp çocukların isteğiyle bir sürü doğaçlama çalışmasını araya soktuk, uzattıkça uzattık gösteriyi. İzleyenler sıkılmış mıdır eğlenmiş midir bilmeyiz ama biz ve çocuklar kendi kendimize eğlendik. Biraz sahne bilgisi görgüsü vermediğimizi fark ettik gösteri sonunda. Çocuklara sahnede nasıl davranılır hiç söylememişiz. Onlar da konuştular ettiler tabii. Bir dahaki köye biraz sahneleme üzerinde duralım dedik.
Köyden ayrılmak üzereyken fark ettik ki çocuklar bedensel faaliyetlerde olduğu kadar sosyal bağlamlarda da değişime çok açıklar. Sözgelimi, ben hiç resim yapamam ki diyen Berfin’in çizdiği şahane kuş resimleri, “dansı kızlar yapar” ön yargısının birçok çocukta kırılıp gayrete dönüşmesi, küslerin barışması, “kızların elini tutmam ben”cilerin yumuşaması, kendi sesinin çokluğundan başka arkadaşlarını duyamayanların dinlemeyi öğrenmesi, dört gün gibi kısa bir sürede oluşabileceğini tahmin edemediğimiz değişimlerdi. Hal böyle olunca, neşelenip umutlandık, onlar açıldıkça biz de açıldık, kaygılarımız hafifledi.


Son akşamımızda çocuklar tişörtlerini, ellerini kollarını imzalattılar hepimize. Telefonlar, mail adresleri alındı, keşke hep burda kalsanız, çok eğlenceli biz böyle toplanmıyoruz ki siz olmayınca serzenişleri arasında, anı olsun diye hediye edilen topumuz, zeytinyağlarımızla köydeki son uykumuzu uyuduk hem de bu sefer Çoban Ali’nin evinde.

Ertesi gün uzun bir yolculuk olacaktı güya. Tabii biz oturup 2 saatlik kahvaltı sonrası 4 saatlik bir toplantı alınca çok uzamadan yol üstündeki bir köy olan Çayköy’de konakladık. Berit’le Deniz su doldurmaya diye köye gittiler, saat gece on ikide. Sonra uyuduk derken “Kalk kalk polis” sesleri ile uyanıp elinde tüfek olan iki adamla karşılaştık. Çok saldırgan bir tavır içindelerdi. Biri muhtar biri polismiş. Köyde koyun hırsızlığı olmuş yakın zamanda, bizim o hırsızlar olabileceğimizi düşünmüşler. Kimliklerimizi isteyip onları götürüp sabah getireceğini söyleyince adama kimlik sorduk ve ortalık iyice alevlendi, polis buna sinirlendi. Tüfeği ata ata gelecekmiş de köylü korkmasın diye atmamış. Neyse kendimizi anlattık. Adam yine de kendi taraflarını daha haklı buldu. Bizim hırsız olmadığımıza ikna olunca söyleyin şimdi bir ihtiyacınız var mı dedi, yok yok dedik ve uykumuza devam ettik. Ertesi gün de kahvaltımızı bile yapmadan oradan ayrıldık ve yola çıktık derken Pamukkale’de mola verip akşamı orada geçirdik. Ertesi gün aman köye gece varmayalım diyerek yola çıkıp öğleden sonra ikinci köyümüz Salda’ya vardık.